Bir zamanlar 12 kişilik, tenteli motorlarla Yeniköy'e geçtiğimiz günlerden bu yana çok yıllar geçti.
Her dalgada, her gemi geçtiğinde, karşı oturma yerine kadar savrulduğumuz o küçük motorlar yok artık.
Şimdi koca bir motorun ikinci katında, Üsküdar'a doğru yola çıkıyorum. Fotoğraf makinem elimde...
Bıraktığımız köpükten izin tam arkasında kalan Beykoz’um ve biraz daha arkalarda Yuşa tepesi.
Yuşa deyince aklıma ilk geliveren ses sanatçısı (sevgili eşim) Necla Akbaşak’ın
muhteşem seslendirdiği bestesi Avni Anıl’a ait “Merhaba İstanbul” şarkısının sözleri;
Sözler değerli oyuncu ve şair Sadri Alışık’ın aynı adlı şiirinden alınmış...

Necla Akbaşak'ın okuduğu "Merhaba İstanbul"u dinlemek ister misiniz?


Merhaba Kızkulesi, Merhaba
Eyüp Sultan, Kanlıca, Şehremini Merhaba
Merhaba iki gözüm, İstanbul’um Merhaba…

Bir İstanbul esiyor, eski çocukluğumdan
Bak hala bir sonbahar, Acıbadem'de.
Yuşa’dan mı okunurdu, Hırka-i Şeriften mi?
O ezanlar…

Merhaba Beylerbeyi, merhaba Sultanselim
Merhaba iki gözüm İstanbul'um Merhaba.

Aşıboyası sokaklarında ne mevsimler eskimiş
Lacivert Mayıslarda köprüaltları
Ve Boğaziçi’nde Şirketi Hayriye
Duman duman...


Paşabahçe’ye gelmeden önce tamamen boşaltılan bir zamanların Şişe Cam Fabrikası için,
yine Paşabahçe'yi geçer geçmez, sadece kapatılmakla kalmayıp yerle bir edilen Rakı Fabrikası için
üzülmemek mümkün mü? Beykoz Deri ve Kundura Fabrikasını unutmadan elbette...

Şimdi İstanbul BŞB'nin sosyal tesislerinin, kahvaltı yerlerinin ve gece kulüplerinin yer aldığı
Burunbahçe’yi görünce aklıma düşer aynı şiirin güftede yer almayan mısraları;

Hey yavrum hey…
Burunbahçe dalyanında İstanbul’u çekerlerdi denizden,
Hiç ıslatmadan…

Burunbahçe’yi geçince Çubuklu koyu çıkıverdi karşıma.
Şimdilerde İstinye’ye çalışan araba vapuru yükünü almış, karşıya doğru çıkmış yola.

Sahi bir zamanlar tartışırdık, “Araba vapuru”mu, “Arabalı vapur”mu diye.
Ama hangisinin kazandığını hiç anımsamıyorum.

Yahya Kemal; İstanbul denince hangi şiirini anımsayacağını şaşırır insan.
Muhteşem ikili, Yahya Kemal Beyatlı şiirleri ve üstat Münir Nurettin Selçuk Bestelerinden biri;
“Çubuklu’dan Gazel”i dinlemeye doyum olur mu?


Âheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın,

Bir âlem-i hayâle dalan âb uyanmasın.

Ağuş-i nevbahârda hâbîdedir cihân
Sürsün sabâh-ı haşre kadar hâb uyanmasın

Dursun bu mûsikî-i semâvî içinde sâz

Leyl-i tarâbda bir dahi mızrâb uyanmasın.


Ey gül sükûta varmayı emreyle bülbüle
Gülşende mest-i zevk olan ahbâb uyanmasın

Değmez Kemâl uyanmağa ikmâl-i ömr içün
Varsın bu uykudan dil-i bîtâb uyanmasın.

Dedik ya araba vapuru ya da arabalı vapur İstinye’ye doğru yol alıyor diye. Tam karşımızda İstinye ve yine muhteşem ikili


İstinye körfezinde bu akşam garipliği

Bir mihnetin sonunda teselli kadar iyi

Hülya, serinleşen köyü, her an morartıyor;
Sessiz gelen saat -- başı sürdükçe artıyor.

Durgunlaşıp bir ayna kadar parlayan suda,
Dünya güzel göründü resimleşmiş uykuda.


Binlerce lâle serpili yüzlerce bahçeden

Beş yüz yılın kadehleridir şimdi yükselen.

Eşsiz boğaz! şerefli hayâlin derindedir!
Senden kalan o levhada her şey yerindedir

Geldik Kanlıca’ya…
O kadar çok anım var ki sende. Yıl 1970, üniversite sınavlarına hazırlandığım aylar. Kütüphanesi uzun zaman bana ev sahipliği yapmıştı,
sevgili kuzenim Ahmet Yavrutürk’le beraber. Çalışmaya ara verdiğimizde iskelenin yanına gider denizi seyrederdik, gelecek günlerin hayaliyle…

Ve yine Yahya Kemal Beyatlı…


Kanlıca; Eylül sonu

Günler kısaldı... Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...


İçtik bu nâdir içki'yi yıllarca kanmadık...

Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.



Yahya Kemal Beyatlı'nın şiiri bu kez Osman Nihat Akın'a ilham vermiş.
Türk Sanat Musikisine bir nebze de olsa yakınlık duyanların pek çoğunun çok iyi bildiği
bu şarkı buradan geçerken nasıl olur da dudaklarımdan dökülmez ki...

Rü'yâ gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle,
Her ânını, her rengini, her şi'rini hazdan.
Hâlâ doludur bahçeler en tatlı sesinle!
Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan

Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinde;
Mehtâb... iri güller... ve senin en güzel aksin...
Velhasıl o rü'yâ duruyor yerli yerinde!


Emirgan’ın gülleri
Şakraşır bülbülleri
Sevimlidir her Yeri
Çeker hep gönülleri
........ Ah Emirgan Emirgan
.........Sana gönüller hayran
Emirgan seyran olur
Görenler hayran olur
Bu diyarın âlemi
Dillere destan olur

Karşıda ince uzun bir minare, Emirgan Camii, Çınaraltı da görünüyor.
Kâğıt helva… Yok, onlar kalmadı artık, en azından anılarımda yaşadığı gibi.

Çocukluk ve ilk gençlik anılarımın unutulmaz semti. Günler gecelerce kaldığım Necmiye Teyzemle Emirgan Camiinin baş müezzini
Hafız eniştemin Emirgan’ı. İki buçuk katlı ahşap ev,
unutulmaz arka bahçe, kuyudaki tulumba. Hâlâ duyuyorum çıkırtısını…

Ve o günlerden kalma bir 45’lik plak, söz ve bestesi Burhanettin Deran’a ait. Okuyan kim miydi? Unuttum, yaş ilerliyor artık…

Anadoluhisarı iskelesine yanaştı vapur, Rumelihisarı da tam karşısında.
Rumelihisarı mı? Urumelihisarı mı? Ne dersiniz, hangisi?
Belki de Orhan Veli’den önce ve sonra diye ayırmalı…

Bir Garip Orhan Veli

İstanbul'da Boğaziçi'nde

Bir garip Orhan Veli'yim
Veli'nin oğluyum
Tarifsiz kederler içindeyim

Urumeli Hisarı'na oturmuşum
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum
İstanbul'un mermer taşları
Başıma da konuyor martı kuşları
Gözlerimden boşanır hicran yaşları

Edalım...
Senin yüzünden bu halim.

İstanbul'un orta yeri sinema

Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama
El konuşurmuş, görüşürmüş bana ne

Sevdalım...
Boynuna vebalim

İstanbul’da, Boğaziçi’ndeyim
Bir garip Orhan Veli’yim

Rumelihisarı bitmeden başlar Aşiyan ağaçlıkları, birkaç yıl önce hiç tanışmadığım ama hepsini tanıdığım güzel insanları ziyarete gitmiştik sevgili kuzenim Mehmet Yavrutürk’le. Kimler yoktu ki;

Görünmez bir mezarlıktır zaman / şairler dolaşır saf saf, tenhalarında şiir söyleyerek” der ya Attila İlhan işte o orada. Yanında, yakınında Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Orhan Veli, Attila İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Edip Cansever, Özdemir Asaf, Şair Nigar Hanım, Münir Nurettin Selçuk, Abidin Dino, Tezer Özlü, Turgut Uyar ve daha kimler, kimler.  Hepsi de burada, birlikte… Geceleri muhabbet ve musiki de var mıdır acaba?

Tevfik Fikret’in unutulmaz dizelerinden birkaç mısra;

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;

Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Ve hemen arkasından Zeki Müren’den bir şarkı mırıldanmalı. Şemsi Belli’nin sözleri ve Muzaffer İlkar’ın bestesiyle…

Ne çok sevmiştim seni ne çok hatırlar mısın?
Aşiyan yollarından ses versem duyar mısın?
Hala beni düşünür ve hala ağlar mısın?
Bir bahar seli gibi dalımdan akıp geçtin

Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,
Bir yangının külünü yeniden yakıp geçtin,


Dillere destan ve şimdi sadece anılarda yaşayan Göksu çayırının önünden geçerken Osmanlı'nın en gözde mesire yerlerinden birini mi anımsayalım, yoksa çocukluğumuzda kara kazanlarda kaynayan mısırları mı?

Haydi gelin sadece bir şarkı mırıldanalım.
Söz: Yahya Kemal beyatlı
Beste: Lavtacı Hristo
Gidelim Göksu'ya bir âlem-i âb eyleyelim
O kadehkâr güzeli yâr olarak peyleyelim
Bize bu taliimiz olmadı yâr neyleyelim
O kadehkâr güzeli yâr olarak peyleyelim.




Göksu hâlâ karşımızda dururken yanıbaşında Küçüksu deresi ve bir zamanlar Boğaz'ın en ünlü plajı nerede dersiniz. Hiç plaj kalmadı ki Salacak, Moda, Caddebostan, Fenerbahçe, Tarabya, Altınkum, hepsi yok oldu gitti.

İyi ki şarkılar var, ya onlar da olmasaydı?

Beste: Tanbûri Mustafa Çavuş

Küçüksu'da gördüm seni
Gözlerinden bildim seni
İnkar etmem sevdim seni
Ne kadar cefa edersen
Gönül ayrılmıyor senden

.................... İnce beli sarmayınca
....................Gonca gülü dermeyince
....................Ya sen ya ben ölmeyince
....................Ne kadar cefa edersen
....................Gönül ayrılmıyor senden

Bebek koyu, hep renkli, hep cıvıl cıvıl. Bir de küçük anı var belleğimde, herhalde elli yıldan fazla olmuştur. Bir gazete zaman zaman toplu sanatçılarla konser düzenlerdi. Babam, canım babam hepimizi toplar Harbiye’deki konsere giderdik. Gidiş güzel de dönüş facia, gecenin bir saatinde Beykoz’a tek vasıta her halde Köprü’den kalkıp Bebek’e de uğrayan son vapur. Yaz bile olsa insanı ürperten bir serinlik, rahmetli babam, anacığım, bendeniz, kardeşlerim Sinan Akbaşak, Süphan Akbaşak ve uyku akan gözlerimiz.

Vapur gelmek bilmez. Geldiğinde Beykoz’a varmak bilmez. Beykoz’da vapurdan indikten sonra da yürüyerek evin yolu uzar da uzar. Bunlar aklımda kalmış da sonrasında nasıl mışıl mışıl uyuduğum kalmamış. Ne kötü, nedense çekilen sıkıntılar hiç unutulmuyor ama güzellikler sanki daha bir geride kalıyor.
Bebek için Ümit Yaşar Oğuzcan’dan “İstanbul dedim de seni hatırladım” şiirinden birkaç mısra;
Boğaziçinden bir vapur geçer
Benim aklımdan senin gözlerin geçiyordu
-Bebek, dediler indim
Nereye baksam denizdi
Mavi mavi bir hüzündü ayaklarımın altında
İşte İstanbul
Haliç,
Çiçek Pasajı,
Beyoğlu…
Beyoğlu’nun daracık sokaklarında seni aradım.
İçim ürpertilerle dolu,amansız korkularla
İstanbul dedim de seni hatırladım.

Kandilli denince Yahya Kemal ve Münir Nurettin ikilisinin bana göre en muhteşem eserlerinden biri gelir ilk olarak aklıma. Becerip beceremediğimi bilemem, hep söylemeye çalıştığım o güzel şarkı.

Şimdilerde ne o parıldayan yol kaldı, ne de durgun suda dinlenen yamaçlar.
Olsun, bir zamanlar yaşanmış ya, biz de ucundan bucağından yakalamışız ya...
Bize düşen anılarda da olsa yaşatmak. Sözümüz söz, yaşatacağız...

Kandilli deyince bir isim daha var aklıma hemen geliveren. Değerli dost Fahriye İpekçioğlu. Liseyi Kandilli Kız Lisesinde okumuş. Bir zamanların efsane okulunda. Ne zaman İstanbul'la Boğaz'la ilgili bir şey paylaşsam hemen yazar, kendini anımsatır. Bu kez ondan önce ben yazayım dedim.

Kandilli yüzerken uykularda
Mehtabı sürükledik sularda.

Bir yoldu parıldayan, gümüşten,
Gittik... bahs açmadık dönüşten.

Hülya tepeler, hayal ağaçlar...
Durgun suda dinlenen yamaçlar...

Mevsim sonu öyle bir zaman ki
Gaip bir musikiydi sanki.

Gitmiş kaybolmuşuz uzakta
Rüya sona ermeden şafakta


Kuzguncuk iskelesinin önünden geçerken “Beykoz’da oturmalı / Beykoz’da çalışan adam” dizeleriyle aklımda olan büyük ozanımız Nazım Hikmet'in şiirinin Beykoz’la başlamasına rağmen anlattığı Kuzguncuk, bugün şiirdeki gibi yaşıyor mu acaba?

Beykoz'da oturmalı
Beykoz'da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
dünyayı zapta gidecek olan
pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların
her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim...
Beykoz’da oturmalı
Beykoz’da çalışan adam
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
ve gayet nefis yapar gül reçelini
pansiyoncu madam
ve kızı Raşel...
Aynada bir kartpostal:
bir manzara Nis şehrinden.
İskemle, karyola, konsol...
ve denize nazırdı pencereleri...

Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
karanlık şilepler geçerdi geceleri
insanı olduğu yerde
eli böğründe bırakarak...

Selim'in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
Sağda Cevdet Paşa yalısı
Yalıda bir tavus kuşu
bir de Mebrure Hanım vardı.
Mebrure Hanım
tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardı
ve mavi gözleri kördü.
Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
Uyanır bir beyaz güle başlar,
uyurken dağıtırdı gülünü...
Merhum Cevdet Paşa yalısında
Mebrure Hanımı unutmuşlardı...

Vapur Eminönü iskelesine yanaşmak için Galata Köprüsüne yaklaşınca yıllar öncesinin “Köprü” iskeleleri nasıl çıkar aklımdan. Bütün vapurların yan yana dizildiği,
rüzgârlı havalarla titreyen, salınan “Köprü”den
vapurlara binmek için koşturan insanlar…

Ve Beykoz’a kalkacak olan Kalender vapuru, unutulmaz anılarım.

Eğer haddimi aştığımı düşünmezseniz ve acemiliğimi bağışlarsanız,
“Boğaz Vapuru” bestem ve bana ait olan sözleri…


Köprüden kalkar, boğaz vapuru,
Alır götürür beni çocukluğuma,
Çocukluğuma, o uzak yıllara.

Lacivert suları, köpük köpük yarar,
Kalender vapuru Beykoz’a doğru.

Kandilli yüzerken uykularda,
Bir selam Bebek koyuna.
Nerede, nerede, nerede,
Sessiz sakin Emirgan.
Körfezdeki dalgın suya ne oldu?
İstinye akşamları nerede?
Nerdesin, nerdesin,
İstanbul’um nerdesin?

Çınarlar mahzun Küçüksu’da,
Sandallar mahzun Göksu’da.

Vapurun yanından,
Erguvanlar arasından,
Önce dalyan görünür,
Direkleri yorgun.
Sanki Orhan Veli
Denize bakar,
Gözleri nemli.
Benim gibi...

Boğaz vapuru
Götür beni
Çocukluğuma...