Bir "Ekin Yazın Dostları" toplantısının ardından


Cuma akşamı Urla’da “Ekin Yazın Dostları” gurubumuzun toplantısındaydık. Ayda bir kez toplanıp ay içinde okuduğumuz bir romanı yazarıyla birlikte tartışıyoruz. Üyelerimiz Ceyda – Talat Kutlukaya’nın Mahfel Restoranında bu ay okuduğumuz “Mor Kaftanlı Selanik” romanını, yazarı Sayın Yılmaz Karakoyunlu ile birlikte tartıştık. Hepimiz romanı okumuştuk, birçok konu çok ilgimiz çekmiş, tartışmaya hazır masamızın başına geçmiştik.

İlk konu Mustafa Kemal’le Fikriye Hanımın arasında geçen belki de daha önce başka bir kitapta karşılaşmadığımız sahnelerdi. Bu sahnelerde Fikriye Hanım gerçekten Mustafa Kemal’le çok yakın görülüyordu. Bu konuyu açtığımızda Sayın Yılmaz Karakoyunlu’nun yanıtı kesin ve hatta sertti, “Herkes Fikriye'yi Mustafa Kemal ailesinin beslemesi gibi gösteriyor. Ne münasebet! Babası Selanik gümrük başmüdürü, o tarihte Selanik Başmüdürünün bugünkü Gümrük idaresinde eş değeri, gümrük müsteşarıdır. Bu seviyede bir insanın kızını nasıl besleme gibi takdim edersiniz? O zaman Osmanlı’da iki gümrük başmüdürlüğü var, biri Selanik’te, diğeri Kahire’de. Yani Fikriye üst düzey bir ailenin kızı, ben bunu özel olarak vurgulamak istedim.”

Sonrasında sözü kendisi aldı ve aklında olan konuları sıralamaya başladı. Lozan’a İsmet Paşa’nın gitmesi kararını yakınlarına açıklarken kurduğu cümleler bana göre çarpıcı. Mustafa Kemal, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Fethi Bey, Refet Paşa ve Rauf Beyin bulunduğu toplantıda özet olarak şöyle diyor: “İstiklal için mücadelenin ilk gününden bu yana beraberiz. Her şeyi birlikte yaptık, birlikte mücadele hiçbirimize hizmette kıdem kazandırmaz, hepimiz eşitiz ama Lozan’a İsmet Paşa gidecek.” Sonra şunları ekledi, “ilerdeki günlerde sofralarında bu kişiler ve başkaları hep vardır ama birkaç istisna dışında söyledikleri hep doğrudan kabul görmüştür. İsmet Paşa her zaman düşündüğünü söylemiş, doğru bildiğini yapmıştır, işte o, İsmet Paşa’da Lozan’a gidecek adamdır.”

Aslında çok şey konuştuk Sayın Yılmaz Karakoyunlu ile hepsini yazmak mümkün değil ama bazı konular çok çarpıcı. Bir sahne var, mübadele başlamış, bir trende zayıf, çelimsiz bir Türk anne ve yapılı, güçlü kuvvetli bir Rum ana. Türk ananın sütü olmadığında bebesi bir avaza ağlamaktadır, bu sırada trenin üstünde olan Rum anne bağırır, “Kadın ne ağlatıp duruyorsun o bebeyi, ver ben sütümle doyurayım.” İşte o anda ne çekilen sıkıntılar vardır, ne de daha önce iki toplumun birbirine yaptıkları. Sadece iki ana ve beslenmesi gereken bir bebe. İşte mübadele bu koşullarda, bu insanlarla yapılmıştır.

Sonra Cumhuriyetin ilk yıllarının insanlarını konuştuk, Sayın Yılmaz Karakoyunlu, annesi, babası ve öğretmenini anlatarak örnekler verdi. O dönemin seçkin insanlarının nasıl kültürlü bir neslin temsilcileri olduğunu, annesinin öğretmenliğini, kendisini nasıl yönlendirdiğini, çok basit yöntemlerle bugün bile hâlâ yararlandığı bilgileri aktardığını, babasının ve annesinin Türk Musikisi sazlarını nasıl ustalıkla çaldıklarını anlattı. Çok sert öğretmeninden bile çok şeyler öğrettiğini paylaştı. 

Bir de 12 Eylül anısı var ki, anlatırken yüzünün ifadesini aktarabilmem mümkün değil. Beşiktaş’ta otururlarken bir sabah kapının çalındığını, evde son derece saygısızca ifadelerle arama yapıldığını ve tam 22.000 kitabının sorgusuz sualsiz alındığını söylediğinde az önce ifade ettiğim gibi yüz ifadesi anlatılacak gibi değildi. “Yıllarca topladığım, her biri ayrı bir değer olan kitaplarım geri dönmemecesine gitti. Hele birkaç tane çok nadide eser vardı, şimdi kim bilir kimlerin elindedir ya da haraç mezat satılmaktadır. ‘Hiç olmazsa bir tutanak tutulsun, ileride koşullar düzeldiğinde elimde bir belge olsun.’ Sözlerimi dinlemediler bile, hatta hakaret ettiler” cümleleri hepimizi sarstı, paylaşamadık acısını, sadece sessizce dinleyebildik.

Değerli dostlar dediğim gibi, dört saati birlikte geçirdik, çok şeyler konuştuk. Bu arada bestelerinden birkaçını çaldık ve söyledik, umarım memnun olmuştur. Bu sayfada aktarabileceklerim bu kadar, yaşamak kadar olmasa bile bir kısmını paylaşmak istedim.
Sevgi ve Saygılarımla

M. Osman AKBAŞAK
11 Mart 2013